26 Mart 2012 Pazartesi

Mehmet, oğlum?

Düşünün ki "Bir insanı sevmekle başlar" diyen bir insan, yaşamı boyunca sevgisiz kalsın. Bu nasıl bir ızdıraptır? Dostoyevski'den söyleyelim: "Yıllarıdır cehennemi düşündüm. Sonra anladım ki, asıl cehennem sevgisizliktir." Sait Faik'in de bu cehennemden yandığını söyleyebiliriz. Öyle bir insan ki, birisi kendisine geliyor, "sen başka kız bulursun, onu bana bırak, ben başka bulamam." diyor ve sırf bunu söyledi diye sevgilisini bırakıyor, sırf kendisine söyleyen çocuğun başka birisini bulamayacağını söylediği için.

Sait ağbi bir ömür kimseyi bulamamıştır. Bunu biz en iyi Çatışma öyküsünde görürüz. Bu öyküye güzel bir video uyarlaması yapılmış, en iyisi bunu seyredin.

>


Sait Faik Simenon Okudu mu?


Elbette okudu ki, müthiş bir çeviri olan "Yaşamak Hırsı"nı dilimize kazandırdı. Ama burada bahsettiğimiz bu kitap olmayıp, Simenon'un Bella'nın Ölümü isimli bir eseridir. Kitabın kısaca ana hattını çizmek gerekirse, klasik Simenon ögeleri vardır aslında: ruh tahlili, psikolojinin baskın oluşu.

Spencer isimli başkarakter, evlerinde konuk olan Bella isimli genç kadının, evlerinde öldürülmesiyle baş şüpheli olarak görülmektedir. Cidden Bella da Spencer evdeyken öldürülmüştür fakat Spencer hiçbir şey duymamıştır. Bunu yazar bilhassa vurgular "Acaba kızı Spencer mi öldürdü?" sorusunu okuyucunun aklında bırakmamak için.

Gelgelelim, çevre Spencer'a suçlar, bunu açıkça yapmasalar da imaları, bakışları değişmiş, adeta kkatilmiş gibi görmeye başlamışlardır. Hal böyle olunca da Spencer gerçekten kendini katil sanmaya, şüphelenmeye başlar. Nitekim kitabın sonunda barda içki içtiği bir kadını öldürecektir. Peki, kaatiliğin k'ssini bilmeyen bir adam bu hale nasıl düşmüştür? Cevap kolay: Toplum.

Spencer, öylesine imalara alışmış, inkâr dahi edemeyecek kerteye gelmişti ki, çevresinin rahatsız edici bakışlarını artık "gerçekten varolan" olarak algıladı. Böylelikle insanların kendisinin boğazını sıkmalarına ses çıkarmadı ve tabir-i caize adım adım katilliğe doğru yürüdü. "Zaten ne kaybederim?" diyen Spencer, katillik için hiçbir engelinin kalmadığını anlamıştı.

Gelgelim, Sait Faik adında bir yazarımız, haksızlıkların bol bol olmadığı pardon efendim, hiç olmadığı bir dünya düşlemiş, dost bildiklerinin bile öylesine düşmanlıklarını görmüştür ki, belki de orta yaştaki resmini görünce "Aman Allahım!" diye çığlık atmaktan kendimizi alamaz olmuşuzdur.

Sait ağbinin Papaz Efendi diye bir öyküsü vardır. Öyküdeki karakter yani papaz, oldukça mutlu, topraktan, bitkiden, kuş sesinden zevk almasını bilen tam bir keyifehlidir. Hatta kilisenin yasaklarına bile papaz olduğu halde 'önce insanım' dermişcesine karşı koyar. Sait ağbi, papazı balkonundan görünce şaşırır, hayretler içinde kalır. Fakat günün birinde bir dedikodu alır başını yürür. Papaz efendi ne kadar bunları kulak arkası yapmak istese de yapamaz, onları duyar, hastalanır ve mevta olur.

Baudelaire, Poe için "onu alkol değil toplumu öldürdü" derken, sizce Spencer'ı ve Papaz Efendi'yi de görmemiş mi? Poe'yu da Spencer'ı da ve Papaz'ı da öldüren kaynak birdir.

Basma Kalıp Sait Faik


Sait ağbinin bize lazım gelen nesidir? Evvela söylemek gerekirse, "klasik" tabir şudur: Sait Faik, hikâyelerinde yaşama sevincinden dem vurmuş, balıkçıları, küçük insanları, yeşil ovaları ilh... işlemiş, öykümüze yeni soluk getirmiştir.

Şimdi bu nedir? Mesela bir buzdolabı bu şekilde açıklanabilir. Soğutmaya yarar, şu tarihte bulunmuştur, çalışma prensibi şu şekildedir vesaire. Ama ya Sait Faik yukarıdaki "basma-kalıp" ifadeyle anlatmaya yeter mi?
Maalesef üniversite sınavlarına sadece "isim" olarak hazırlanan öğrenci, Sait Faik'in belki bir solukta tüm eserlerini sayacaktır, ama ya içindekileri? İsimlerin hiçbir öneminin olmadığını, bizlere lazım olanın düşlerin, hulyaların, hislerin olduğunu bilmezsek biz belki doktor, avukat, mühendis olabiliriz ama ya insan?

İşte, insanlar içinde bir insan'ın en büyük gayesi bize bunu göstermektir. Yani balıkçıyı anlatıyorsa alelade bir anlatım için değildir o, balıkçının da yaşamı olduğunu, mutluluklarının, hüzünlerinin olduğunu göstermek içindir. Bu da tam olarak bizi başkasının gözüne götürür ki, nitelikli eserlerin en büyük özelliklernden birisi budur: diğergamlık!

Sait Faik hakkında maalesef şimdiye kadar "dört dörtlük" bir biyografi yazılmadı. Yeri gelirse hakkında çalışmalara tek tek değiniriz, ama bizim hep Sait Faik'ten yoksun oluşumuz onu biraz da tanıyamamızdan ileri gelmiyor mu? İşte bunu sormalıyız, bir gece gökyüzüne baktığımızda "peşimizde uskur, peşimizde yıldızlar" bizi takip ediyorlar ise biz Sait Faik'in dünyasındayız demektir.

Onun en büyük amacı insanlıktı, ama basma-kalıp olmayan yani BM'deki insanlık anlayışı değil. Süleymaniye'yi hiç düşünmeden bir insana değişen bir "insanlık". Hepimiz bu duyguya ihtiyacımız var ki insan olabilelim. Sait ağbinin en çok bu yüzden yaşatılmaya ihtiyacı var, şinas kimseler de bunu borç biliyorlardır zaten.